HATALI MI, YOKSA SADECE BENDEN FARKLI MI?

Zeynep, Pazar kahvaltısının huzurlu geçeceğini umuyordu. Kahvaltı masasına oturmasıyla bu düşüncesi sona erdi.

“Can, peyniri düzgün keser misin?”

“Peynirin düzgünü mü olur, anne?”

“Olur. Seninki peynir değil, arkeolojik kazı alanı.”

Can gülümsüyordu. Sekiz yaşındaki kardeşi Elif ise reçeli milim milim sürüyordu.Can ona döndü.

“Sen de biraz hızlı ol. Reçel sürmüyorsun da duvar boyuyorsun sanki.”

Elif kaşığı bıraktı.

“Ben senin gibi her şeyi baştan savma yapmıyorum.”

“En azından benim kahvaltım öğle yemeğine yetişiyor.”

“Çocuklar, yeter!” diye araya girdi Zeynep Hanım.

Tam o sırada eşi Murat’ın telefona baktığını gördü.

“Sen de şu telefonu bırakabilir misin?”

Murat, gözünü ekrandan ayırmadan, “Bir mesaja bakıyorum.” dedi.

“On dakikadır bir mesaja mı bakıyorsun?”

“Tamam, bıraktım.”

Telefonu masaya koyuşundan belliydi. Bırakmamış, yalnızca teslim olmuştu.

Zeynep, “Böyle yapınca sanki zorla oturtulmuş gibi görünüyorsun.” dedi.

Murat şaşkınlıkla baktı.

“Telefonu bırak dedin, bıraktım. Şimdi nasıl bıraktığım mı sorun oldu?”

Kahvaltının ilk beş dakikasında herkes kendince haklıydı. Bu gidişle çaylar soğumadan aile mahkemesi kurulacaktı.

Neden böyle olmuştu? Gerçekten sorun neydi?

Sorun aile bağlarının güçsüz oluşu muydu? Ya da ailede herkes sadece kendini mi düşünüyordu?

Aslında sorun, herkesin diğerlerinin neden kendisi gibi davranmadığını anlamamasıydı.

Zeynep için ailece vakit geçirmek şu demekti: konuşmak, birbirine bakmak ve gün içinde yaşananları paylaşmak. Murat için ise aynı masada oturmak yeterliydi. Sessizce çayını içer, arada telefonuna bakar ve bunda bir sorun görmezdi.

Zeynep, eşinin sessizliğini ilgisizlik olarak yorumluyordu. Murat ise Zeynep’in konuşma isteğini, “Yine bir sorun var.” işareti olarak görüyordu. Biri konuşarak yakınlaşıyordu. Diğeri ise sessizliğin de yakınlık olduğunu düşünüyordu. İkisi de ilişkiyi önemsiyor ama sevgiyi farklı biçimlerde yaşıyordu.

Çocuklar da birbirlerinden en az anne babaları kadar farklıydı. Can, hızlı konuşur, hızlı yer ve ödevini bir an önce bitirirdi. Sorulan soruya, daha soru tamamlanmadan cevap verirdi. Bazen doğru cevabı da tuttururdu.

Elif ise acele etmekten hoşlanmazdı. Ayakkabı bağcıklarının eşit olmasına kadar dikkat ederdi. Resim yaparken dahi tek renk için üç kalem denerdi. Ona “Hadi!” denildiğinde hızlanmak yerine daha da yavaşlardı.

Zeynep bazen Elif’e, “Biraz ağabeyin gibi hızlı ol.” derdi. Bazen de Can’a, “Sen de biraz kardeşin gibi özenli davran.” diye çıkışırdı. Böyle olunca kardeşler, birbirlerinin rakibi olduğunu düşünüyordu.

Can’a göre Elif ağırkanlıydı; Elif’e göre ise Can özensizdi. Biri evden zamanında çıkmalarını sağlıyordu. Diğeri kapının açık kaldığını fark ediyordu. Farklılıklar bazen aileyi yavaşlatıyor, bazen de tamamlıyordu. Mesele, hangi gözle baktığındaydı.

Kahvaltıdan sonra Zeynep mutfağı toplamaya başladı. Murat da arkasından gelip,

“Yardım edeyim mi?” diye sordu.

“Gerek yok, ben yaparım.”

Murat bunu net bir cevap sanarak salona döndü. İki dakika sonra mutfaktan Zeynep’in sesi yükseldi.

“İnsan bir kere sorup hemen kaçmaz!”

Murat geri geldi.

“Yardım istemediğini söyledin.”

“Her şey de açık açık söylenmez.”

“Ben de tam tersini düşünüyorum. Söylemediğin şeyi nereden bileyim?”

Zeynep’e göre sevgi, karşısındakinin ihtiyacını söylemeden fark etmekti. Murat’a göre ise insanlar ne istediklerini açıkça söylemeliydi.

Biri, “Beni tanısaydı anlardı.” diye düşünürken diğeri, “Söyleseydi yapardım.” diyordu. İkisi de sevgiden sık sık söz ediyordu. Sevgilerini ise birbirinden oldukça farklı biçimlerde ifade ediyorlardı.

Biraz sonra salondan sesler yükseldi.

“Anne, Can kalemimi aldı!”

“Bir kere kullandım!”

“Bana sormadın.”

“Bir kalem için bu kadar olay çıkarılır mı?”

Bu kez Zeynep hakemlik yapmadı. Çocukların karşısına oturdu.

“Elif, senin için sorun kalemin alınması mı, yoksa sorulmadan alınması mı?”

“Sorulmadan alınması.”

“Can, bunu duyunca ne anlıyorsun?”

“Kalemi kullanabilirim ama önce sormam gerekiyor.”

Mesele birkaç cümlede çözülmüştü. Can kardeşini cimri, Elif de ağabeyini bencil ilan etmek zorunda kalmamıştı.

Ailemizde en sık yapılan hata nedir?

Belki de aile içinde en sık yaptığımız hatalardan biri buydu: Davranışı anlamak yerine insanın karakterine dair hüküm vermek.

“Çok dağınıksın.”

“Çok alıngansın.”

“Çok yavaşsın.”

“Çok konuşuyorsun.”

“Hiçbir şeyi önemsemiyorsun.”

Böyle konuştuğumuzda ortada çözülecek bir durum kalmıyordu. Geriye yalnızca kendini savunmak zorunda kalan bir insan kalıyordu.

Oysa “Ortak alanın düzenli olmasına ihtiyacım var.” demekle “Sen dağınıksın.” demek aynı şey değildir. “Cevap vermeden önce düşünmeye ihtiyacın olduğunu anlıyorum.” demekle “Seninle konuşulmuyor.” demek de aynı şey değildir.

Kardeşler aynı evde büyür ama aynı insanlar değildir. Eşler birbirini sever ama sevgilerini aynı biçimde gösteremeyebilirler. İnsanlar hızlı olanı başarılı, sakin olanı isteksiz sanabilir. Konuşkan olanı iletişimi güçlü ve sosyal, sessiz olanı ise içine kapanık olarak değerlendirmeye meyledebilir.

Oysa farklı olmak, hatalı olmak değildir. Hızlı olan biraz yavaşlamayı, yavaş olan ise gerektiğinde hızlanmayı öğrenebilir. Çok konuşan dinlemeyi, sessiz olan da ihtiyacını söylemeyi öğrenebilir. Amaç herkesi aynı kalıba sokmak değil; dengeye ulaşmalarını sağlamaktır.

Akşam olduğunda Zeynep hâlâ konuşkandı. Murat ise hâlâ sessizdi. Can yemeğini ilk bitirendi. Elif ise tabağındaki bezelyeleri boylarına göre ayırandı. Kimse bir günde değişmedi. Zaten iyi aile, herkesin aynı olduğu aile değildi. İyi aile; farklılıkları etiketlemeden anlamaya çalışan, aynı evin içinde birbirine yer açabilen aileydi.

Mesele şuydu:

“Karşımdaki gerçekten hatalı mı, yoksa sadece benden farklı mı?”

Loading spinner

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir