Okulların son haftası gelmişti. Yıl sonu etkinlikleri, gösteriler ve piknikler derken Elif’in günleri oldukça yoğun geçiyordu. Yaşları birbirine yakın olan kızları Esra ve Mine’nin hazırlıklarıyla ilgilenmeye çalışıyor, birinden diğerine koşturuyordu.
Ancak Elif’i asıl yoran bu telaşe değildi. Onu düşündüren, aynı evde büyüyen iki kızının birbirinden tamamen farklı olmasıydı.
Büyük kızı Mine, sakin ve dingin bir yapıya sahipti. Kalabalık ve gürültülü ortamlarda uzun süre kalmaktan hoşlanmaz, daha çok sessiz ve huzurlu ortamları tercih ederdi. Yakın arkadaşlarıyla vakit geçirmek ona yeterdi.
Küçük kızı Esra ise tam tersiydi. Yerinde duramaz, hareket etmeyi ve yeni insanlarla tanışmayı çok severdi. Nerede oyun, kahkaha ve eğlence varsa orada olmak isterdi. Kalabalıklar ona enerji verirken, Mine için aynı ortamlar yorucu olabiliyordu.
Bu farklılıklar yıl sonu etkinliklerine hazırlanırken daha da belirginleşmişti. Esra, gösterinin koreografisini büyük bir heyecanla çalışıyor, arkadaşlarıyla prova yapmaktan keyif alıyordu. Mine de gösteri için heyecanlıydı; ancak o duygularını daha sakin yaşıyor, hazırlığını sessizce sürdürüyordu.

Elif bazen kızlarını izlerken kendi kendine düşünüyordu:
“İkisi de aynı evde büyüdü. Aynı anne babanın sevgisiyle yetişti, aynı kuralları gördü. Peki nasıl oluyor da birbirlerinden bu kadar farklı olabiliyorlar?”
Aslında bu soru, birçok anne babanın zaman zaman kendisine sorduğu bir sorudur.
İnsanlar aynı evde, aynı şartlarda büyüseler bile doğuştan getirdikleri farklı mizaç özelliklerine sahiptirler. Her biri olayları farklı algılar, farklı ihtiyaçlar hisseder ve farklı şekillerde tepki verir.
Bu farklılıkların sebebi bilinmediğinde ise insanlar birbirlerini yanlış değerlendirebilir. Sessiz birini “soğuk”, hareketli bir çocuğu “yaramaz”, detaycı birini “takıntılı”, sosyal birini ise “fazla konuşkan” olarak etiketleyebilirler. Oysa çoğu zaman gördüğümüz şey bir karakter problemi değil, kişinin mizacının doğal yansımasıdır.
İnsanların davranışlarının ardındaki mizacı anlayabildiğimizde bakış açımız değişir. Beklentilerimiz daha gerçekçi olur, yargılarımız azalır ve ilişkilerimiz güçlenir.
Çünkü aynı evde büyümek, aynı olmak demek değildir.
Her insan kendine özgü bir fıtratla dünyaya gelir. Anne babaların görevi çocuklarını birbirine benzetmeye çalışmak değil; her birinin mizacını tanıyıp onu kendi potansiyeliyle geliştirmesine rehberlik etmektir. İşte bu yüzden insanı tanımak çok kıymetlidir. Farklılıklar anlaşılınca sorun olmaktan çıkar; yerini anlayışa, kabule ve daha güçlü ilişkilere bırakır.



Bir Yanıt
İnsan insanın şifasıdır aslında. Yeterki detaydaki farklılıkların sebebini bilerek insana yaklaş.