Mayıs ayıyla birlikte ağaçlar yeniden yeşile bürünmüş, bahar tüm canlılığıyla kendini hissettirmeye başlamıştı. Mutfakta pazar kahvaltısını hazırlayan Gülşah, bahçeye açılan pencereden dışarı bakarken gülümsüyordu.
Her çiçek, her ağaç farklı özellikleriyle göz kamaştırıyordu. Yeşilin bin bir tonu, beyaz ve sarının çiçeklerdeki uyumu doğaya ayrı bir güzellik katıyordu. Bu çeşitlilik insanın içine huzur ve mutluluk veriyordu.
Baharın gelişiyle birlikte bahçesi de yeniden renklenmişti. Bir köşeye soğan ekmiş, diğer tarafta nergisler ve çiğdemler açmıştı. Biraz da çilek dikmişti; ne de olsa çilek baharın en lezzetli meyvelerindendi.
Tam bahçenin bu güzelliklerine dalmışken içeriden bağırışlar yükselmeye başladı:
“Sana ver şu oyuncağımı diyorum! Bu benim en sevdiğim oyuncağım! Versene diyorum sana, duymuyor musun beni? Anneee! Mert pelüş ayımı vermiyor!”
Gülşah daha fazla dayanamayarak içeri geçti.
“Mert, ne oluyor oğlum? Bu ne bağırış?”
“Anne, Ahmet benim çıngıraklı aslanımı kırdı! Ben de onun ayıcığını çöpe atacağım!”
Ahmet hemen itiraz etti:
“Anne, o her gece o oyuncağı sallıyor, ben de uyuyamıyorum!”
“Ben sen pelüş ayına sarıldığında sessiz kalıyordum!” diye karşılık verdi Mert.
“Ama benim oyuncağım ses çıkarmıyor! Senin yüzünden gece uyuyamıyorum!”
“Anne, ben Ahmet’le aynı odada kalmak istemiyorum!”
“Asıl ben istemiyorum! Sıkıldım onun sesli oyuncaklarından; çıngıraklarından, konuşan köpeğinden. Odada rahatça uyuyamıyorum bile!”
Gülşah ikisine de sakin ama kararlı bir şekilde baktı:
“Çocuklar, birbirinizin oyuncaklarına zarar vermemeniz gerekir. İkinizin de oyuncak tercihleri farklı olabilir ama bu, birbirinize zarar vereceğiniz anlamına gelmez.”
Gülşah’ın ikiz oğulları vardı. İkiz olmalarına rağmen sanki biri ak, diğeri kara gibiydi. O kadar zıtlardı ki kavgasız bir günleri, hatta iki saatleri bile yoktu.
Ahmet arabalarını renklerine göre dizerdi. Mert ise arabaları koltuk altlarına atardı. Benzer oyuncakları olsa da detaylarda tamamen farklı tercihlere sahiptiler. Mert motor sesi olan arabaları severdi. Ahmet ise renge önem verir, kendi kendine giden arabaları tercih ederdi. Evde, parkta, gittikleri kreşte mutlaka tartışacak bir şey bulurlardı. Dışarıdan görenler kardeş olduklarına bile şaşırırdı. Ahmet genel olarak daha sakin ve sessizdi. Kendi başına oyun oynamayı severdi. Mert ise tam tersiydi; hareketliydi, sessizliği sevmezdi. Konuşa konuşa oyun oynar, eğlenir, hatta uyurken bile sesler çıkarırdı.
Kreşte de durum farklı değildi:
Mert hemen arkadaş bulur, oyun kurardı. Ahmet ise kendisi gibi sessiz bir çocuk bulur, pelüş ayısıyla onun yanında oynardı. Öğretmenleri kaynaşmaları için onları her gün farklı yerlere oturtmaya çalışırdı. Ancak Ahmet bundan hiç hoşlanmaz, hep aynı yerde oturmak isterdi. Mert için ise fark etmezdi.
Gülşah bu durumun farkındaydı. Çocuklarının birbirine tahammülsüzlüğünün artmasından endişe ediyor, gelecekte yaşayabilecekleri zorlukları nasıl kolaylaştırabileceğini düşünüyordu.
Önce onların neden bu kadar farklı olduklarını anlamalıydı.
Kendi kendine sordu;
İnsanlar neden birbirlerine tahammül edemez?
Aklına bahçesindeki çiçekler geldi. Hepsi farklıydı: renkleri, ihtiyaçları, bakım şekilleri…
Kimisi daha fazla su isterdi
Kimisi daha çok güneş
Kimisi farklı toprakta daha iyi yetişirdi
Ama hepsi birlikte güzel bir bahçe oluşturuyordu.
Hatta bazı bitkiler böcekleri uzaklaştırarak diğerlerine fayda sağlıyordu. Aslında farklılık, eksiklik değil; zenginlikti.
İnsan da öyleydi. Sürekli aynı yemeği yemek istemezdi. Farklı tatlar, farklı deneyimler isterdi.
Ahmet ve Mert de öyleydi. Onlar da farklı “tatlar” gibiydi.

Gülşah’ın aklına bir fikir geldi: birlikte bir şey üretmelerini sağlayacaktı.
“Mert, hadi bir uçak yapalım!” dedi.
Mert hemen heyecanlandı, malzemeleri toplamaya başladı.
Gülşah yönlendirici sorular sormaya başladı:
“Kanadı nasıl olursa daha iyi uçar?”
“Roket gibi mi yapsak?”
“Nasıl daha iyi geliştirebiliriz?”
Ahmet başta izliyordu ama daha fazla dayanamadı:
“Anne, kanadını sivri yapalım. Burnu biraz yukarıda olsun!”
Böylece oyuna dahil oldu. Mert başlatan, Ahmet geliştiren oldu
Bir kanadı Mert boyadı, diğer kanadı Ahmet.
Farklıydılar…
Ama birlikte ortaya harika bir şey çıkarmışlardı. Uçağı odalarının en güzel köşesine koydular. İkisi de sonuçtan çok memnundu.
O gün önemli bir şey keşfettiler;
Birlikte olduklarında birbirlerini tamamlıyorlardı.
Gülşah da şunu fark etti:
Çocuklarını değiştirmeye çalışmak yerine, farklılıklarını doğru şekilde yönlendirmesi gerekiyordu.
Çünkü onlar kardeşti… Ama aynı olmak zorunda değillerdi. Aynılaştırmaya çalıştıkça aralarındaki bağ geriliyordu. Halbuki bu farklılıklar, doğru yönlendirildiğinde en büyük güçleriydi.



16 Responses
“Kardeşti ama aynı olmak zorunda değildi”Ne kadar vurucu bir cümle.Her insan çok özel ve biricik.Önemli olan birbirinin farklılıklarını görüp ayrışmak değil farklılıklarla zenginleşmek 😊💐
Birbirimizden farkli yönlerimizin olmasi bize avantaj sagliyor. Yeter ki doğru yerden bakalım, tıpkı Ahmet ve Mert gibi:)
Ne kıymetli şey insanı tanımak:) Eşiyle, çocuğuyla, arkadaşıyla ve hayatın daha pek çok alanında bunu fark etmek mümkün🌸
Farklılıklar doğru yönetildiğinde gerçekten büyük bir güç olur.
Önemli olan uyumu yakalayıp tamamlayıcı olmak.
Kardeşler arasındaki farklılık; ortak bir ilgi alanında( uçak dizaynı) birlikte çabaya dönüştürüldüğünde; ne güzel de olmuş! Birbirlerini tamamladıkları dolaylı yoldan çocuklara öğretilmiş olmuş! Güzel bir yöntem; hayatımda denemek güzel olur😍
İnsan çevresindekilere yabancı olduğu kadar ilişkileri uzak oluyor. Bu bazen kardeş bazen arkadaş bazen ebeveynler…. Tanışmak tanımak demek değil. Tanımak, o kişinin bezerlikteki detayını bilmekten geçer.
İnsan tek yumurta ikizi dahi olsa; tek, kendine has özellikleri var. Bunu anlayıp tanıyınca, iki farklı kişilikteki kardeşi, aynı ortamda birleştirebiliyor. Birbirinin zıttı gibi görünse de birbirini tamamlayan olabiliyor, ne güzel 😍
Aynı evin için bir çok farklı karakter… Her birini anlamaya başladığında birbirlerini ne kadar tamalayıcı olduklarını da farkediyor insan…
Doğru bir farkındalıkla olay ne güzel yerlere varıyor 💗
Farklılıkları fark edip doğru tepki verdiğimiz zaman birleştirenlerden olabiliriz
Gökkuşağı renklerinin bir araya gelip beyaz olması gibi birbirinden farklı ama birbirlerini tamamlıyor.
Farklılıkları farkettiğimizde iletişimde kaliteyi sağlamış oluyoruz
Çocuklarımızın hayatlarını bilmeden kolaylaştırmak çalışıyoruz. Aslında farklılıklar zenginlik ve birbirini tamamlayan unsurlar..
Farkındalığımızın arttığı nice süreçlerini…
İnsanlar birbirlerini tanımadıkları için tahammül edemiyorlar. Tanıdığımız zaman tahammülümüz artıyor.
Çocuklarda hatta yetişkinlerde de insanları aynılaştırma baskısı görülebiliyor… İnsanları aynılaştırmak demek oturduğu dalı kesmesi anlamına gelir…
Bizler de yapboz parçaları gibiyiz. Birleşirsek tamamlanıp uyumlu bir bütün olabiliriz. O yüzden bizi marifetlendiren şey farklı olanla bir araya gelmemiz.