Ahmet, akşam eve döndüğünde kapının önünde birkaç saniye durdu. İçeri girmeden önce derin bir nefes aldı. Gün uzun geçmişti ama onu yoran şey yaptığı iş değil, içinde biriken geçmişe dair düşüncelerdi. Sanki zihni, gün boyu susturduğu hatıraları şimdi tek tek önüne koyuyordu.
Kapıyı yavaşça açtı. Annesi koltukta oturuyor, elinde fasulye ayıklıyordu. Televizyon açıktı ama izlemiyordu; görüntüler akıyor ama evin içindeki sessizlik her şeyden daha baskın hissediliyordu.
“Hoş geldin oğlum,” dedi annesi yumuşak bir sesle.
“Hoş buldum,” dedi Ahmet.
Ses tonu her zamankinden daha sakindi. Elini yıkayıp üstünü değiştirdikten sonra mutfağa yöneldi. Annesi mutfakta çalışırken çay demlemeyi hiç ihmal etmezdi. Ahmet, demlenmiş çayı görünce iki bardak alıp annesinin yanına gitti. Bu küçük hareket bile annesine tuhaf bir şekilde iyi geldi.
Yanına oturduğunda bir süre konuşmadılar. Ama bu sessizlik eskisi gibi ağır değildi. Ahmet, annesinin ellerine baktı; incelmişti. Bir zamanlar onu tutup yürümeyi öğreten o eller, şimdi daha yavaş hareket ediyordu.
“Anne,” dedi birden, “ben küçükken… çok mu zordu?”
Annesi hafifçe güldü.
“Zordu tabii. Ama güzeldi de.”
Ahmet başını eğdi.
“Ben hiç düşünmemişim.”
“Çocukken bu kadar düşünmezsin,” dedi annesi.
Ahmet’in aklına o anda birçok anı geldi. Gece korktuğunda annesinin yanına koştuğu zamanlar, bisikletten düştüğünde annesinin ona sarıldığı an… Hepsi o kadar netti ki sanki dün olmuş gibiydi.
Aynı şekilde babası da sabırla ders çalıştırırdı. Sınavlarından düşük not aldığında bile,
“Senin canın sağ olsun aslanım. Ben senin çalıştığını biliyorum. İnsan her zaman yüksek başarı gösteremez. Bir sonraki sınavda toparlarsın,” diyerek onu motive ederdi.
Ahmet’in sesi kısıldı.
“Babam…” dedi. Ardından zorlanarak fısıldadı:
“Rahmetli babam…”
O an odanın içindeki sessizlik biraz daha derinleşti. Ama bu sessizlik, eksiklikten çok hatırlamanın getirdiği bir doluluktu.
Hayattaki en büyük destekçilerimiz ebeveynlerimizdir. Bir hedefe ulaşırken karşılaştığımız zorluklarda yanımızda olan, kendilerinden önce evlatlarını düşünen, küçükken her türlü ihtiyacımızı karşılayan… Yaş aldıkça ise varlıklarıyla, özellikle dualarıyla bizi koruyup kollayan onlardır. Ahmet o akşam annesine bakarken ilk defa bir şeyi fark etti: Yıllarca kendisine gösterilen sabrın, şefkatin ve sessiz fedakârlığın adı merhametti.
Bu, büyük sözlerle anlatılan bir şey değildi. Bazen bir bardak çayda, bazen yorgun bir ses tonunda, bazen de hiçbir şey söylemeden yanında oturabilmekte saklıydı.
İnsan büyüdükçe anlıyordu; merhamet görmek kadar, onu gösterebilmek de bir sorumluluktu. Ve belki de hayatın en gerçek yanı buydu: Bir zamanlar sana verilen o sıcaklığı, eksiltmeden başkasına verebilmek.
Merhamet, insana anne ve babasından kalan en kıymetli mirastı. Ahmet de bugün yuvasında eşine ve minik kızına gösterdiği merhameti, anne ve babasından miras olarak almıştı. Bu yüzden bu kıymetli mirası iyi anlamak ve benimsemek gerekiyordu.
Merhamet; karşıdaki insana acımak ya da onu güçsüzleştirecek şekilde yardım etmek değildi. İlişki kurduğun insanı sabırla, şefkatle büyütmekti. Aslında sevgi gibi emek isteyen bir süreçti.
Peki, insan nasıl merhametli olabilirdi?
Ahmet birden annesinin sözlerini hatırladı:
“Zordu o dönemler ama keyifliydi.”
Bu cümle şimdi ona daha farklı geliyordu. Demek ki zorluklarla mücadele, insanı sadece yormuyor; aynı zamanda olgunlaştırıyor, anlam katıyordu. Hatta bazı zorluklar, geriye dönüp bakıldığında insanın en kıymetli öğretmenleri oluyordu.
O halde, yaşadığı bu zorlu süreçte “güçlü ve merhametli” olabilmek için mücadeleye devam etmeliydi.
İçi yumuşadı, şefkatle annesine baktı:
“Ellerin o fasulyeyi kırmakta bile zorlanırken mücadeleyi bırakmıyorsun be anacığım… Bugün yine bana moral oldun. Şükür ki varsın…”
Bir anda yerinden kalktı ve dışarı çıktı. “Bugünün işi yarına kalmaz,” diye mırıldandı.
Kapıyı kapatıp sokağa adım attığında hava serinlemişti. Ama onun içi eskisinden daha sıcaktı. Yürürken acele etmiyordu artık; her adımında bir şeyi daha net hissediyordu. Çünkü anlamıştı ki insanı gerçekten güçlü yapan şey, zorlukların kendisi değil; o zorlukların içinde merhametini kaybetmemesiydi.
İnsanın merhametli olmasının temellerinden biri, insanların birbirinden olan farklılığın sebebini bilmesi ve bunu yönetmesiyle başlar.
İnsan farklılığı bilmediğinde, kimi zaman sert olabiliyor. Sert olmak başka bir şey güçlü olmak başka bir şeydir. Dolayısıyla güçlü ve merhametli olabilmek için İnsan Tanıma Sanatı temel ihtiyaçlarımızdandır.



5 Responses
farklılığımızın güzelliğini geç olmadan anlayabilsek..keşkelere yer kalmamış olurdu
Güçümüz ve imkanımız varken yapmamak..
Tanıyabilmekle merhamet arasındaki ilişkiyi ne güzel aktarmışsınız.
Emeğinize sağlık 🙂
İnsan karşısındakinin farklılıklarını zayıf yanlarını güçlü yanlarını bildiğinde kime ne zaman hangi konuda merhamet edeceğini de iyi bilir. Ve bu kaliteli bir ihtiyaç gidermedir.
Bırakın bir başkasının insan kendisini tanımadığında en büyük merhametsizliği kendisine gösteriyor. Kendisine merhamet etmeyen başkasına nasıl merhamet etsin? 🙁😊