BERABER YÜRÜ(T)MEK

Selda baharın ısıtan güneşiyle beraber güne başladı. Kış uzun ve sert geçmişti. Ailecek bir şey yapmak herkese iyi gelecekti. Hep birlikte hazırlanıp şehrin dışındaki görkemli şelaleye doğru yola çıktılar. 

Oğulları Serhat ve Ferhat bu yolculuktan oldukça memnundu. Serhat yol boyunca gidecekleri yeri araştırıyordu. Ferhat ise şelaleye girmek için izin alma gayretindeydi.

Piknik örtüsünü nereye sereceklerini ve ne kadar oturacaklarını Serhat belirlemişti. Rüzgâr hâlâ üşütüyordu ve hastalanma ihtimalinden dolayı tedirgindi. Ferhat ise şelaleye en rahat ve eğlenceli bir şekilde nereden gireceklerini keşfetmişti. Herkese bunun yöntemini anlatmaya başlamıştı bile.

Selda otururken çocuklarını dikkatle izliyordu. Aralarındaki fark her hallerine yansıyordu. Derin bir iç çekerek düşüncelere daldı.

Ferhat iskelede suyu izliyor, buradan atlamanın eğlenceli olduğunu anlatıyordu.  Sadece o anın neşesini hissediyordu. Serhat daha temkinliydi. Her zaman olduğu gibi hesap yapıyordu. Neresi güvenli, ordan gidersem ayağım kayar mı diye çevreyi değerlendiriyordu.

Selda kısa bir süre gözlerini kapattı. Ferhat’ın dünyasını düşünmeye başladı. Herkesin yalnızca keyif aldığı şeylerin peşinden gittiği bir hayat olsa yaşam nasıl olurdu?

Zihninde canlanan dünyada her şey renkliydi. Fakat bu renklerin içinde hiçbir düzen kalıcı değildi. Evet, keyif vardı ama sıkılma da bir o kadar fazlaydı. Hevesle başlanan işlerin sonu pek gelmiyordu. Üstelik keyif ön planda oldukça işlevsellik geride kalıyordu.

Bu hayali dünyada nesnelerin bile durumu değişmişti;

●      Arabaların ilk görevi ulaşımı sağlamaktı. Estetiğin artması, tasarımdaki değişiklikler işlevselliğini azaltmıştı. Bazen şeklindeki farklılık hızlanmasını engelliyordu. Bazen de daha güzel görünsün diye kullanılan malzeme ömrünü kısaltıyordu. 

●      Yiyeceklerin, besin değerlerinin çok önemi yoktu. Bir elma daha çok rengi ve tadı için yeniyordu. Vücuda sağladığı fayda göz ardı edilebiliyordu.

Selda bu düşüncelerle sessizce oturuyordu. Diğer tarafta Serhat, montunun yakalarını burnuna kadar çekmiş kardeşini izliyordu. Kimilerine göre o sadece “mızmız” bir çocuktu. Serhat’ın zihninde ise olumsuz olasılıklar veya gerekli işler tablosu dönüyordu.

Selda onun dünyasını da hayal etti;

●      Kıyafet satın alınacaksa önemli olan tek şey soğuktan korumasıydı. Renginin ya da görüntüsünün bir önemi yoktu. Görevini yerine getirmesi yeterliydi.

●      Beslenmek yalnızca hayati ihtiyacın karşılanması için vardı. Bu sebeple sevilen yemek tercihinin çok da bir önemi yoktu. Tercihlerde önemli olan husus “Fayda sağlıyor mu ya da zarar veriyor mu?” sorusunun cevaplarıydı. Devamlı olasılık hesabı yapılması gibiydi.

Serhat, Ferhat’ın ağacın dalına asılışını izlerken kendi kendine mırıldandı:

“O dalın esneme payı belli. Kırılma ihtimali çok yüksek. Düşerse sağ kolunun üzerine düşecek. Hastaneye gidiş süresi, acilde bekleme sırası, çekilecek röntgenin radyasyonu. Hepsi sadece beş dakikalık bir eğlence uğruna mı?”

Bu düşüncelerle birlikte bir anda bağırmaya başladı:

“Sen sadece kendini düşünüyorsun! Eğer düşersen seninle hastanede beklemek zorunda kalacak olan biziz. Bu sadece senin eğlencen değil, bizim de vaktimizden çalmak!”

Ferhat ise omuz silkerek cevap verdi:

“Sen oyun oynamayı hiç bilmiyorsun ki! Güneşe bakmak yerine rüzgârı ölçmek çok sıkıcı değil mi? Eğlenmeyeceksek neden şelaleye kadar bunca yolu geldik?”

Fayda mı önemli? Keyif mi?

Selda çocuklarını yanına çağırdı.

“Bakın çocuklar,” dedi yumuşak bir sesle. “Sadece Ferhat gibi olsaydık buraya gelene kadar başımıza bir çok aksilik gelir ve yolda kalabilirdik. Sadece Serhat gibi düşünseydik de başımıza bir şeyler gelecek korkusuyla güzellikleri göremezdik.”

Çocuklarının gözlerinin içine bakarak konuşmaya devam etti:

“Elbette faydayı ve zararı gözeteceğiz. Aklımızın çalışma prensibi bu. Akıl olmazsa dünya sadece büyük bir kaostan ibaret olur. Tek başına yeterli mi? Hayır, değil.  Duygusuz, yani keyifsiz her yer buz gibi kalır. Akıl ve duygu birbirini tamamlayan parçalardır. Biri rotayı çizer, diğeri yürüme isteği verir. Biri olmadan diğeri her zaman eksik kalır.”

Ferhat biraz yavaşladı ve durup düşündü. Serhat ise montunun fermuarını birazcık aşağı indirdi. Güneşin sıcaklığının tenine değmesine izin verdi.

Dünya akıl ve duygunun birliğiyle dönüyordu. Hayatı akıllı tedbirler ve derin duygular güzelleştiriyordu. Duygu olmasaydı tebessümün hiçbir anlamı kalmazdı. Akıl olmadan duyguları yönetmek ise mümkün değildi.

Selda’nın mesajı çok açıktı. Anlatırken bu gerçeği kendisi de yeniden fark etmişti. Mesele ne Serhat gibi sürekli hesap yapmaktı. Ne de Ferhat gibi sadece hazların peşinden koşmaktı. Hayat yalnızca fayda veya yalnızca haz demiyordu. İkisinin el ele tutuşmasını ve beraber yürümesini istiyordu.

Loading spinner

7 Responses

  1. Yalnızca akıl olsaydı robotik bir hayat yaşamak zorunda kalırdık. Sevinçler, heyecanlar, üzüntüler olmaz her şeyi fayda-zarar olarak değerlendirir mantığımıza uymayanı elerdik. Sadece duygu olsa hep haz peşinde koşarak çok eğlenirdik ama günün sonunda bir adım ilerleyemezdik. Fayda ve mantık olmadan duygularla hareket ederek hayat sürdürmek çok maliyetli olurdu. Akıl ve duygunun dengede olması, daha iyi bir hayat yaşamak demektir.

  2. Herkesin kendimiz gibi düşünmesini bekliyoruz. Oysa hayat gözümüzü çevirdiğimiz her yerde bize farklılığı haykırıyor adete. Bahçedeki hangi cicek birbirinin tıpkısı? Hangi kanatlı kuşların avlanması birbirinin aynısı?
    Bu kadar farklılık varken etrafımızda biz neden aynı olalım ki!
    Birbirimizi tamamlamak gibi bir amacımız var belli ki 😉

  3. Dünya akıl ve duygunun birliğiyle dönüyordu. Hayatı akıllı tedbirler ve derin duygular güzelleştiriyordu. Nede güzel anlatmışsınız. Emeğinize sağlık çok faydalı bir yazı olmuş.

  4. Anne olmanın hem zor hem keyifli yanı çocuklarında farklılığı anlamak ve farklılıkları birarada uyumlamak…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir