PAYLAŞMAK NEDEN BU KADAR ZOR?

Selin, mutfakta hummalı bir koşuşturma içindeydi. Akşama çok sevdikleri aile dostlarını yemeğe davet etmişlerdi ve hazırlıklar onun için saatler öncesinden başlamıştı. Ana yemek fırında demleniyor, mezeler tezgâhta ışıldıyor ve taze doğranmış sebzelerin kokusu mutfağı sarıyordu. Selin bu tatlı telaşı severdi. Sevdikleriyle aynı sofrada buluşup, samimi sohbetlerin etmek ona iyi gelirdi.

Hazırlıkların en yoğun anında, kızının odasına neşeyle seslendi: “Akşama Aslı teyzenler yemeğe geliyor! Beklediği heyecanlı cevabı alamadı. İrem, başını bile kaldırmadan, soğuk bir sesle “Ece’yi getirmezler umarım.”

Selin şaşkınlıkla duraksadı “Niye getirmesinler kızım? Getirirler tabii ki…” dedi. Bunun üzerine İrem’in sesindeki huzursuzluk daha da belirginleşti. Küçük misafirlerin odasına girip oyuncaklarını dağıtmasından ve her şeye dokunmak istemelerinden bıkmıştı. Selin, sakinliğini korumaya çalışarak kızını ikna etmeye çalıştı: “Rica ediyorum, geçen seferki gibi odanın kapısını kilitleme. Hem oyuncaklarını paylaşıp birlikte oynasanız ne güzel olur.”

İrem bu fikre hiç de sıcak bakmıyordu. Aksine, inadı daha da artmıştı: “Hayır anne, kilitleyeceğim! Sonra giderken oyuncaklarımı almak için ağlıyor. Vermek istemiyorum.”.

Selin, elindeki işi bırakıp düşünceli şekilde kızının odasının kapısına yaslandı. “Bir oda dolusu oyuncağın var. İçlerinden çoğuyla oynamıyorsun bile. Ne olur paylaşsan, anlamıyorum,” dedi üzgün bir sesle. Kendisi üç kardeşle büyümüş, paylaşmayı daha yürümeyi öğrenmeden kavramıştı.

Peki ya İrem? O, ailenin tek çocuğuydu. Daha dünyaya gelmeden odası oyuncaklarla dolmuştu. Selin ne kadar sosyal ve uyumluysa, İrem o kadar içe dönüktü.

Selin kapının eşiğinde öylece dururken bir an duraksadı. Kendi çocukluğunu düşündü. Üç kardeşin arasında elden ele gezen eşyaları… Onun için eşya çok anlam taşımıyordu. Özen göstermeyi pek bilmezdi. Çantasını bir köşeye fırlatır, kitabının sayfasını çekinmeden katlardı.  Ama İrem öyle değildi. Onun dünyasında her şeyin bir yeri, bir düzeni ve bir anlamı vardı. Oyuncaklarını özenle dizer, kalemlerini dikkatle saklar ve eşyalarının zarar görmesini istemezdi.

Etrafındaki insanları düşünmeye başladı. Ofisteki arkadaşı Meltem geldi aklına. Masasındaki eşyaların yerlerine dikkat eder, titizlikle yerleştirirdi. Ya da komşusu Ahmet Bey… Garajdaki aletlerini tek tek dizer, hepsinin bakımını yapardı.

Hayatta herkes aynı olaya aynı pencereden bakmaz. Her nesneye aynı anlamı yüklemez.

İnsanların yaşadıkları olaylara, içinde bulundukları süreçlere bakış açıları ve verdikleri tepkiler birbirinden tamamen farklı olabilir.

Ancak bu farklılık, karşı tarafı “kötü”, “bencil” ya da “uyumsuz” yapmaz. Farklı bakış açılarına sahip olduğunu gösterir.

Selin derin bir nefes aldı. İrem’i eşyalarını paylaşması için zorlamamaya karar verdi. Onu değiştirmeye çalışmak yerine anlamayı seçti. Arkadaşı geldiğinde oynayabilecekleri küçük bir alan oluşturdu. Artık eşyaların zarar görmeyeceği bir ortam vardı. Bu ortamlarında herkes kendi içinde keyifliydi.

Loading spinner

6 Responses

  1. Anlamak bu kadar mı zor? Zor tabi ki de. Alttan al, hep sensin de. Nw güzel işte. Herşey yolunda. Ya karşı taraf. Kimin umrunda. Dediği oldu ya. Gerisi boş. İster versin ister vermesin. Mesele kime gücün yetiyor, kimin üstüne çıkıyorsun, ne kadar güçlüsün. Yanlış ama baskın olan bu olunca pulaşmak da olmuyor

  2. İnsanı hayatı algılamalarına göre kabul edip davranışlarını güzele faydaya uyumlu hale getirdikçe yetiştirme rolü ailede anlam kazanır.

  3. Aynı olmamaktan kaynaklı çatışmaların yaşandığı noktalarda, o farklılıkları anlayabiliyor olmak sürecin iyileşmesine katkı sağlıyor.

  4. O zaman bazıları için paylaşmak zor; bazıları için kolay! Öyleyse zoru nasıl kolay hale getirebiliriz? İrem’in “gıcıklık” olsun diye bunu yapmadığı ortada! İnsanın yaratılışındaki farklılıkları bilmek; bu tip ve benzeri krizleri yönetmek adına önemli😉

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir